DENiZ YILDIZI

KURTULUŞUN YOLU ATATÜRK AÇILIMINDAN GEÇER...

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

default KURTULUŞUN YOLU ATATÜRK AÇILIMINDAN GEÇER...

Mesaj tarafından Ali Eralp Bir 2010-05-11, 18:19



KURTULUŞUN YOLU ATATÜRK AÇILIMINDAN GEÇER…

ALİ ERALP

Nadir Nadi bir yazısında “Atatürk devrimciydi, İnönü evrimcidir” der.

Gerçekten de saltanatın, hilafetin kaldırılıp; halkçılık, ulusalcılık temelinde çağdaş bir Türkiye Cumhuriyetinin kurulabilmesi ancak devrimle olacak bir işti. Yüzyılların bu köhne ama yerleşik kurumları evrimci yöntemlerle, “bekle gör siyaseti” ile sökülüp atılamazdı. Modern bir Türkiye’ye doğru yol alabilmek için ulusal ve laik bir devlet anlayışının, tam bağımsızlık düşüncesinin beyinlere yerleştirilmesi gerekiyordu. Böyle köklü değişimlerin üstesinden ise evrimci İsmet İnönü değil, devrimci Mustafa Kemal gelebilirdi ancak.

Kuşaktan kuşağa geçen gerici bir anlayışa karşı Atatürk, temelleri bilime ve yaşamın gerçeklerine dayanan uygar bir görüş, uygar bir dünya oluşturmaya çalışmıştı. Mustafa Kemal’in hedefi toplumu ve özellikle gençleri ''dinsel âlem''in baskısından kurtarıp, öküzün boynuzundan indirilmiş ''maddi dünya''ya çekmek, düşünen beyinler yetiştirmekti. Böylece boş inançların yerini akıl ve bilim alacak, çağdaşlaşmanın temel yöntemi araştırma, inceleme ve ''değişim'' yoluyla da toplumun gelişmesi sağlanacaktı.

Ama o denli kolay bir iş değildi bu. Yılların birikimini, alışkanlıklarını kaldırıp atmak yoğun bir mücadele gerektiriyordu. Ayrıca, Kurtuluş Savaşının zaferle sonuçlanmasına karşın saltanat ve hilafet yanlıları da emperyalizmle birlikte genç cumhuriyeti yıkabilmek için pusuda bekliyorlardı. Laiklik anlayışını yerleştirebilmek, demokratik bir ortam oluşturabilmek ancak bu engelleri aşmakla mümkün olabilirdi. Kitlelere şeriatçı düşünceler ve boş inançlar değil, bilim, akıl yön vermeliydi…

Bu konuda Atatürk şöyle der: ''Biz ilhamlarımızı gökten ve gaibden değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin binbir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.''

13-14 Mayıs 1931 günü,Cumhuriyet Halk Fırkası da (CHF) Atatürk’ün bu görüşlerini destekleyen şu kararı almıştı:

''Din anlayışı vicdani olduğundan, fırka, din fikirlerini devlet ve dünya işlerinden ve siyasetten ayrı tutmayı milletimizin çağdaş ilerlemesinde başlıca başarı etkeni görür.'' (Mete Tunçay, Tek Parti Yönetimi)

Yukarıdaki karar, laikliğin gerçek bir tanımı ve uygulama biçimidir. Atatürk'ten sonra laiklik, yalnızca, din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak açıklanmaya çalışılmıştır ki, bu yanlıştır, aldatmacadır. Cumhuriyet Halk Fırkasının kararında da belirtildiği gibi, din ancak yaşamın tüm alanlarından elini eteğini çekerek, ''dünya işlerinden ayrılıp'' vicdanlara yerleştiği ölçüde gerçek yerini bulacaktır. İşte bu nedenlerden dolayı cumhuriyet hükümeti, CHF'nin kararından dört yıl önce, 1927'deki program değişiklikleri sırasında, Arapça ve Farsça ile din derslerini ortaokul ve lise öğretiminden çıkarmıştı.

1924 yılında Öğretim Birliği (Tevhid-i Tedrisat) Yasası kabul edildiğinde imam hatip okullarının sayısı 29 iken bu sayı, 1928-30 yılları arasında 2'ye düştü, 1930 yılının sonlarında ise tümüyle kapandı. Çünkü devlet, ikiyüzlü bir davranış içerisine girmeden, laiklik ilkesine tam anlamıyla uyarak, dinsel alanlardan ve kurumlardan desteğini çekmişti. Dinler, inançlar ''vicdanlara terk edilmişti.''

Ama “vicdanlara terk edilen dinler, inançlar 1950’lerden sonra yeniden “”vicdan”lardan çıkarılarak siyasetin emrine verildi. Politikacılar, topluma egemen olabilmek, çıkarlarına hizmet eden bir düzen kurabilmek için ''din silahı''nı kullandılar. Toplumun bilincine kadercilik, tevekkül, boyun eğme, rıza gösterme gibi mistik değerleri aşıladılar. Atatürk 'ün deyişi ile ''Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi, Abbasiler, Emeviler zamanında böyle idi.''

Uygar, laik toplumlarda ise ortaçağdan bu yana akıl, bilim ön plana geçtiğinden, din tartışmaları ve din güncelliğini yitirmiş, kimse kimsenin dini imanı ile uğraşmaz olmuştu. Bunun sonucunda Batı'da Kopernik'ler, Eistein'ler, Darwin'ler topluma yön verip ışık saçarken bizde Derviş Vahdeti'ler, Said Nursi'ler, Fethullah Gülen'ler pıtrak gibi çoğalıp, politikacılarla birlikte ülkemizi karanlığa gömdüler.

Ne var ki bu kara, kapkara bulutlar bir anda çökmedi ülkemizin üstüne. Gökten zembille de inmedi. Nadir Nadi’nin vurguladığı gibi, 1939’dan sonra devrimci düşünce ve pratiğin yerini evrimcilik aldı. Toplum gelişimini ve uygarlık sürecini devrimci atılımlarla hızlandırma yöntemi bu dönemde bir kenara bırakıldı. İlerleme kendi olağan çizgisine terk edildi. 1923-1938 arasında yapılan aydınlanma, laik düzen çalışmaları durduruldu.

Oysa Mustafa Kemal Atatürk laiklik, tam bağımsızlık, çağdaş sanayi anlayışını topluma yerleştirebilmek için nice savaşımlar vermiş, nice engelleri aşmak zorunda kalmıştı.

Örneğin Atatürk, “Bağımsızlık benim karakterimdir” ilkesinden hareket ederek, emperyalist devletlerden hep uzak durmuş, “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü” demişti. Çünkü o çok iyi biliyordu ki sömürgeci devletlere elini veren kolunu kurtaramaz ve yabancı ülkelerin yapacağı her yardım, tam bağımsızlığa vurulan bir zincir olarak yeniden dönerdi.

O yıllarda Atatürk’ün önderliğinde Türk ulusunun bağımsızlığını koruyabilmek için nasıl bir çaba harcadığını Stephen Ronart şu sözlerle anlatıyordu:

“Türk ulusu bu geleceği herhangi bir biçimde tehlikeye düşürebilecek her şeyden kaçınıyor, korunuyor. Çünkü bundan böyle, yeniden yabancılar için yıpranmak istemiyor. Yabancı kredilerden, devlet ve ulus ekonomisinde yabancı sermayelerden sakınıyor. Bunların yabancılara günün birinde gizlice bir arka kapı açması olasılığından işkilleniyor, ürküyor. Yabancı bankalar, yabancı demiryolları istemiyor. Ülkesinde olanlarını bile teker teker alıyor…(Stephen, Ronart, Bugünkü Türkiye (1936), günümüz Türkçesine çeviren Çetin Yetkin, Y:A:R: Müdafaa-i Hukuk yay. Antalya)

1945’lere gelindiğinde Kemalizm’in temelleri oyulmaya başlanmıştı bile.

“Gelişmiş ülkelerden borç ya da yardım almaksızın kalkınma” ilkesi İnönü döneminde, 12 Temmuz 1947’de imzalanan “Truman Doktrini” ile çiğnenmiş, uygulamadan kaldırılmıştı.

Bu anlaşmaya göre, “Türkiye Hükümeti, Türkiye’nin hürriyetini ve bağımsızlığını korumak için ihtiyacı olan güvenlik kuvvetlerinin takviyesini temin ve aynı zamanda ekonomisinin istikrarını muhafazaya devam maksadıyla Birleşik Devletler Hükümetinin yardımını…” istemiş ve arkasından da şu maddeleri kabul etmişti:

“Türkiye Hükümeti, yapılan yardımı tahsis edilmiş bulunduğu gayeler uğrunda kullanacaktır. Sorumluluklarının icrası sırasında görevini serbestçe yapabilmesini mümkün kılmak için, bu hükümet misyon şefine ve temsilcilerine, yapılan yardımın kullanılışı ve işleyişi hakkında rapor, malumat ve müşahede şeklinde isteyebileceği her türlü kolaylık ve yardımı sağlayacaktır…”

Kısaca söylersek, bundan böyle Türkiye her adımı Amerika’ya sorup atacak, ona rapor verecek, kredileri onun izni olmadan, dilediği gibi kullanamayacaktı.

Böylece ABD, tek kurşun atmadan, kan ve can pahasına kazanılan vatanımıza elini kolunu sallaya sallaya giriyor, geleceğimiz üzerinde söz sahibi oluyordu.

Yıllar önce Lord Curzon’un İsmet Paşa’ya Lozan Konferansında söylediği “Bir gün gene bizim yardımımıza muhtaç olacaksınız” öngörüsü de gerçekleşiyordu.

Truman Doktrini ile ekonomik ve siyasal bağımlılığa aralanan kapıdan girilerek, 1 Şubat 1949 tarihli genelge ile okullara program dışı din dersleri konuluyor, Demokrat Parti iktidarından önce laiklik anlayışı siyasete kurban ediliyordu.

DP iktidara geçtiğinde bu İnönü açılımlarını, yani geriye dönüşü, fırsat bildi. CHP döneminde aralanan ekonomik, siyasal, sosyal kapıları, emperyalizme ardına kadar açtı.

1950’lerden sonra Batı yanlısı hükümetlerin ve özellikle AKP iktidarının uyguladığı hatalı ekonomik ve politik programlar nedeniyle sevgili yurdumuz şu günlerde büyük bir kriz yaşamaktadır. Dış ve iç borçlar ikiye katlanmış, kapitülasyonlar döneminde olduğu gibi tüm stratejik kurumlar ve piyasa yabancıların eline geçmiştir. Ekonominin ve siyasetin dümeninde bugün emperyalist devletler vardır. Onların söylediği her söz, düzenin egemenleri için emir sayılmaktadır. “Otur otur, kalk kalk… Özelleştirmeleri hızlandır. Devleti küçült. Şu kuruluşu sat, bu kuruluşu satma… Köylüyü, üreticiyi destekleme. İşçiye, emekliye, memura zam yapma. Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü terk et. Irak’ın Kuzeyindekilerle iyi geçin… Ermenilerden özür dile, Onlarla iyi ilişkiler kur, Kürt Açılımlarını başlat…”

Bu yönlendirmelerin sonucunda bir takım kampanyalar düzenlenmekte, kendilerine aydın diyen bir sürü entel, vatana ihanet kurlarında birbirleriyle yarışmaktadırlar.

Bugün “özelleştirme, devleti küçültme” adı altında satılmayan kamu mülkiyeti kalmamıştır. Üretim durmuştur. Ulusal gelir yerinde saymaktadır. Büyüme neredeyse sıfır düzeyine gerilemiştir. Sanayi kuruluşları birbiri ardı sıra kapanmakta, işsizler ordusu her geçen gün biraz daha artmaktadır.

Bu olumsuz sosyo-ekonomik koşullar içersisinde halk, açlık-yoksulluk sınırının altında yaşam savaşı verirken, bir mutlu azınlık her çeşit ahlak kuralını paspas gibi çiğneyerek, en kısa yoldan zenginleşme çabalarını en yüksek düzeyine vardırmıştır. Köşe dönme düşüncesi topluma bir bulaşıcı hastalık gibi yayılmakta; bencillik, sevgisizlik, çıkarcılık, yozlaşma giderek insanlarımızı teslim almaktadır.

İşte ülkemizin genel görüntüsü, genel durumu kısaca budur…

Peki, bütün bu olumsuzlukların, kötü yaşam koşullarının üstesinden nasıl gelinecektir? Yoksulluk nasıl alt edilecektir? Aydınlığa, esenliğe çıkılabilecek midir? Daha açık bir anlatımla, Türkiye içine düştüğü bugünkü kriz bataklığından AKP iktidarı ile kurtulabilecek midir? Bu mümkün müdür?

Elbette mümkün değildir. Eski bir anlatımla “Bu, eşyanın tabiatına aykırıdır.” Çünkü tüm sorunların kaynağı, çıkış noktası AKP’dir. Tüm sıkıntıların altında onun emperyalizm yanlısı politikası; akıl, bilim, hukuk dışı uygulamaları yatmaktadır. İktidar olduğu dönem içerisinde Türkiye’yi yangın yerine çeviren de kendisidir.

Öyleyse, bütün bu sorunlar yumağı karşısında ne yapmalı? Nasıl hareket etmeli? Çözüm nedir? “Bu böyle gelmiş, böyle gider” diyerek bir kenara çekilip, olaylara seyirci mi kalmalı? Ya da Vahdettin’ler, Damat Ferit’ler, Ali Kemal’ler, tosuncuklar gibi emperyalistlerin emrine girip, onlara uşaklık mı etmeli? Yoksa yeni kurtuluş yolları mı aramalı? Yani nasıl bir yol izlemeli ki Türkiye bugünkü krizden ve gelecekte yaşanılacak krizlerden kurtulabilsin?

Soru açık ve net. Yanıtı da açık ve nettir: Türkiye içine düştüğü sosyal, siyasal, ekonomik krizlerden ve gelecekte yaşanılacak krizlerden ancak Atatürk’le, “Atatürk Açılımı” ile kurtulabilir. İçi boş, dışı boş sahte AKP açılımları ile değil.

Çünkü emperyalizmin ve yerli ortaklarının çabaları ile bugün ortada ne Kemalist Cumhuriyet, ne laik düzen, ne çağdaş bir eğitim sistemi kaldı. Dinciler Atatürkçülüğün ve 1923 Devriminin altından girip, üstünden çıktılar. Devlet kadrolarına imamları yerleştirdiler. Şimdi son kale yüksek yargıyı da teslim alabilmek için tüm yeteneklerini, ayak oyunlarını ortaya koyuyorlar.

Orduyu ve yargının bir bölümünü henüz teslim alamadılar ama silahlı kuvvetlerimizi tutuklamalarla, soruşturmalarla, gözaltlılarla hayli yıprattılar.

Bu işleri yaparken bir yandan da Kürt, Ermeni, Roman, Yeşilçam açılımları” ile halkın gözünü boyamaya, ilgisini başka alanlara çekmeye çalışıyorlar. Şarkıcıların, oyuncuların hükümetin yanında olduğunu göstermek için Recep Tayyip kahvaltılı, sohbetli toplantılar yapıyor. Hani haksız da değil. El etek öpmek için birçok sanatçı kuyruğa girdi. Sıranın kendisine gelmesini bekleyen daha birçok sanatçı kapıda bekliyor.

Yineliyoruz ve yeniden vurguluyoruz:

Osmanlının son dönemlerini anımsatan bugünkü ihanet ortamında tek çözüm Atatürk Açılımıdır. Ne var ki artık sadece Mustafa Kemal gibi düşünmek de yeterli değildir. Devrimciler, demokratlar bundan böyle Mustafa Kemal gibi düşünmenin yanında “eylem adamı” olmak, “teori ile patiği” birleştirmek, Samsun’a yeniden çıkmak, uzun ince yollarda, gündüz gece bıkmadan, usanmadan yürümek ve onun gibi emperyalizmle göğüs göğse, cephe cepheye gelmek zorundadırlar.

Ortaçağ karanlığını yenmenin ilk koşulu, bağımsızlık ekseninde tüm yurtseverlerin birleşerek, sömürgecilere ve ortaklarına karşı savaşım vermesidir. Çünkü bağımsızlık olmadan ne demokrasi, ne laiklik ne de ulusal ekonomi olabilir.

Mustafa Kemal Atatürk’ün belirttiği gibi “Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...

Atatürk’e gelinceye dek Osmanlı yönetimi tam iki yüz yıl kurtuluşu Batı’dan bekledi. Toplumsal, sosyal, ekonomik hiçbir değişikliğe gitmeden yüzeysel yeniliklerle uygarlaşacağını sandı. Batı’nın sömürgeci yanını görmedi ya da çıkarları gereği görmek istemedi. Batı’ya bağlandıkça bataklığa daha çok saplandı. Bataklığa saplandıkça Batı’ya daha çok bağlandı. Ülke parçalanmaya doğru son sürat yol almaya başladı. Sonunda gelip Sevr’e dayandı. Osmanlı dostu (!) devletler tarafından işgal edildi. Yurdumuz eyaletlere bölündü. Mustafa Kemal önderliğinde emperyalizme karşı “Kurtuluş Savaşı”nı başlattık.

Zaferden sonra Kemalist Hükümet ülke kalkınmasında yeni bir ekonomik yol izledi.

Ülkemiz savaştan yeni çıkmıştı. Yoksuldu, perişandı. Atatürk’ün deyişi ile “Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş”tü. Damat Ferit’ler, Vahdettin’ler işgal kuvvetleriyle işbirliği yaparak vatana ihanet etmişler, zenginliklerimizin yağmalanmasına göz yummuşlardı. Zafer kazanıldığında bankalar, demiryolları, limanlar yabancıların elindeydi. Mustafa Kemal Atatürk’ün aldığı miras çöküntüye uğramış bir ekonomiydi.

Cumhuriyet Hükümeti işte bu koşullar içerisinde çalışmaya başladı. Ulusal gelirin yüzde 5’ini yatırıma ayırarak, az gelişmiş bir ülkenin nasıl kalkınacağını dosta düşmana gösterdi. Birçok sanayi kuruluşu açtı. Birçok fabrikayı hizmete soktu.

Uyguladığı ulusal ekonomi politikaları ile az gelişmiş ülkelerin dış yardım almaksızın gelişebileceğini, güç koşullarda bile yatırım yapıp, büyüyebileceğini kanıtladı. Üstelik Osmanlı’nın borcunu iki katına yakın bir ödemeyle kapatarak bu ilerlemeyi sağladı. 1934 yılında 1 doların karşılığı 1.26 TL idi.

Dine, dinciliğe dayanan bir düzen yerine, üretime, bilime, teknolojiye dayanan bir düzen oluşturulmuştu.

Bugün AKP’nin sata sata bitiremediği sanayi kuruluşları işte bu kuruluşlardır. Kemalist Hükümet tarafından yokluklar, yoksulluklar içerisinde yapılmıştı.

Buradan şu sonuca varıyoruz: Krizden çıkmanın ilk koşulu emperyalistleri ülkeden kovup “tam bağımsızlığı” gerçekleştirmek ise ikinci koşulu da Batı aldatmacası “liberal yöntemle kalkınma” masalını gündemden kaldırarak, Kemalist ekonomiye yeniden dönmektir.

Kemalist ekonomi demek devletçilik demektir, karma ekonomi demektir. Uygarlığın ve gelişimin tüm yurt yüzeyinde yaygınlaştırılması demektir. Ancak bu yolla, yani kâr oranı gözetilmeksizin, tüm yatırımlar, devlet eliyle bölgeler arasında dengeli bir biçimde dağıtılır. Ancak bu yolla eğitim holdinglerin, tekkelerin-tarikatların, vakıfların egemenliğinden kurtarılıp, “Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” gençler yetiştiren gerçek kurumlar haline gelir. Ancak bu yolla Tevhid-i Tedrisat, yani Öğretim Birliği yeniden sağlanır.

Krizden kurtulmanın üçüncü koşulu ise, Atatürk’ün izlediği dış politikayı örnek alarak, mazlum ülkelerle birlikte hareket etmektir. Temel ilke Batı güdümlü devletlerarası ilişkilerden kurtulup, doların ve Avronun saltanatına son vermek olmalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün bu konudaki görüşleri açık ve nettir:



“Milletimiz asırlardan beri iki müstebit ( zorba) kuvvetin, iki imhakâr (yok edici, yıkıcı) kuvvetin baskısında müteessir (üzüntülü) ve mütellim olmakta idi. O iki kuvvetten birisi doğrudan doğruya memleket ve milleti idare etmek iddiasında bulunan müstebitler, ikincisi bütün bir emperyalist ve kapitalist âlemdir. (6.3.1922)



20. yüzyıla girilmesiyle birlikte “serbest rekabetçi kapitalizm” nitelik değiştirdi. Emperyalist aşamaya geçti. Sömürgeci yöntemlerle ülkelerin zenginliklerine el koymaya başladı, savaşlar çıkardı.. Böylece dünya ikiye ayrıldı. Bir yanda muazzam zenginliklere sahip bir avuç gelişmiş, ileri gitmiş devlet, öte yanda çok sayıda ezilen, sömürülen, yağmalanan uluslar. Kapitalizmin bu değişimini Lenin, “Emperyalizm” adlı kitabında inceledi. Teorik temellerini ortaya koydu. Serbest rekabetçi kapitalizmin nitelik değiştirerek, sömürgeci aşamaya geçmesini çözümleyen bir başka devrimci de Mustafa Kemal Atatürk idi. O da Batı emperyalizmine karşı ulusal bir “Kurtuluş Savaşı” vererek laik, çağdaş, demokratik bir cumhuriyet kurdu. Tüm mazlum uluslara yol gösterdi, örnek oldu. Yaşamı boyunca da “İstiklal-i tam” (tam bağımsız) ilkesinden asla ödün vermedi, asla Batı ile uluslar arası bir örgüt çatısı altında bir araya gelmedi.



Atatürk genellikle, “bölge merkezli” bir dış politika izledi. Sömürgecilere karşı “Mazlum Millet”lerle dayanışma içerisine girdi.



1933’lerde Almanya’da Nazi partisinin iktidara gelmesi ve daha sonra İtalya’nın Habeşistan’ı işgali üzerine, Türkiye’nin öncülüğünü yaptığı Türkiye –Yunanistan ve Yugoslavya - Romanya Balkan Antantı, Türkiye-İran-Irak-Afganistan arasında Sâdâbat Paktı anlaşması yapıldı.



Mustafa Kemal daha o yıllarda Balkanlar, Ortadoğu ve Asya ülkeleri ile dostluk bağlarını güçlendirerek, Avrasya ittifakının temellerini atmış ve antiemperyalist bir dış politikanın nasıl olması konusunda ezilen uluslara ışık tutmuştu. Yönünü Doğu’ya çevirmişti.



Oysa biz, Atatürk’ten önce ve sonra hep yönümüzü Batı’ya çevirdik. Kurtuluşu Batı’da aradık. Ortadoğu’yu, Asya’yı yok saydık. Batı, Osmanlıyı “hasta adam” diye parçalamaya, bölüşmeye karar verdiğinde bile “İngiliz gelecek, elimizden tutacak, bizi kurtaracak…” diye sayıkladık.



Emperyalizm asla çağdaş, ilerici, bağımsız bir Türkiye’den yana olmadı. Asla Kemalist bir cumhuriyeti kabullenemedi. Hep parçalanmış, bölünmüş, etnik bölgelere ayrılmış bir Türkiye için, Sevr için mücadele etti.



Bu “Tek dişi kalmış canavar”ları yurdumuzda ve tüm dünyada etkisiz duruma getirmenin yolu Çin, Rusya, Hindistan, İran, Orta Asya Türkleri ve Müslüman dünyasının katılımıyla oluşturulacak bir Avrasya seçeneğidir. IMF’den, Dünya Bankasından, ABD’den, AB’den yakamızı kurtaramadığımız sürece daha çok batağa gömülürüz. Borcumuz iki üç katına çıkar.



Bir zamanlar IMF’den kredi alan Brezilya şimdi ona kredi açacak duruma gelmiştir. Kendisi gibi IMF’ye borç vermeye hazırlanan Çin, Hindistan, Rusya ile birlikte ortak çalışmalar yapmayı planlamaktadır.



Sözün özü, Türkiye, mazlum milletlerle dostluk temeline dayanan, Atatürk’ün “bölge merkezli” dış politikasına yeniden dönmelidir. Ancak bu yolla tüm dünyada itibar kazanır, başı dik ve onurlu bir konuma geçer. Kimsenin oyuncağı ve uşağı olmaz. Mustafa Kemal Atatürk’ün “İstiklal-i tam” Türkiyesi olur…



( Müdafaa-i Hukuk Dergisi, Mayıs 2010)



(ali-eralp@hotmail.com)

avatar
Ali Eralp
GÜMÜŞ ÜYE
GÜMÜŞ ÜYE

Erkek
Mesaj Sayısı : 62
Yaş : 64
ŞEHİR : içel
Meslek : yazar
Öğrenim Durumu : üniversite
Aldığı Teşekkür : 23
Kayıt tarihi : 22/12/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz