DENiZ YILDIZI

ORDUYLA OYNAYANLAR, ATEŞLE OYNUYORLAR, FARKINDA DEĞİLLER...

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

default ORDUYLA OYNAYANLAR, ATEŞLE OYNUYORLAR, FARKINDA DEĞİLLER...

Mesaj tarafından Ali Eralp Bir 2010-08-11, 23:41

ORDUYLA OYNAYANLAR, ATEŞLE OYNUYORLAR, FARKINDA DEĞİLLER…

ALİ ERALP

AKP’nin hedefinde iki kurum var: Ordu ve yargı. AKP, bu iki kurumu ele geçirip, İslam cumhuriyetinin önündeki engelleri ortadan kaldırmayı düşünmektedir.

İktidarı almadan önce de sonra da AKP, bu hedefe kilitlenmişti. Çünkü geçmişte kurulan İslamcı partiler de aynı engellerle karşılaşmışlar ve siyasal yaşamlarını sürdürememişlerdi. Yakın zamana kadar bu kâbusu AKP de yaşamış, bir kez de “kapanma tehlikesi” geçirmişti.

İşte bu nedenlerle o, hükümet olur olmaz, Türkiye’nin temel sorunlarını çözmek yerine, Kemalist düzeni değiştirmek için kolları sıvadı. Ne işsizlik ne de yoksulluk vardı onun ilgi alanında.

Önceleri “takıyye” sistemi ile yani asıl amacını gizleme, örtme yöntemi ile çalıştı ve saman altından su yürüttü. Yavaş yavaş, çaktırmadan, sessizce yol aldı. Arada bir de radikal, sert çıkışlarla nabız yokladı. Ama genellikle ortalarda fazla görünmeden, dikkat çekmeden hedefine ulaşmayı denedi.

Tepkiler güçlü olursa geri adım atıyor, cılız, sessiz olursa yoluna devam ediyordu. En çok da yargı ve ordudan çekiniyordu. Çünkü o yıllarda bu kurumlar, “cumhuriyetin kurumları” olma niteliklerini koruyorlardı ve ortalarda henüz özel görevli savcılar, yargıçlar da yoktu.

Onun için AKP o sıralar öyle fazla “demokrasi, sivil toplum” gösterileri yapıp, “insan hakları savunuculuğu”na soyunmuyordu.” Çünkü yandaş yargıyı ve basını henüz oluşturamamıştı. Mehter takımı gibi yürüyordu: İki adım ileri, bir adım geri…

Ama Türk ordusu hem ABD’nin hem de siyasal İslam’ın en büyük düşmanı, korkulu rüyasıydı. Fethullah Gülen davullarla, zurnalarla, törenlerle Türkiye’ye dönüp, Humeyni gibi yönetime el koyacağı günleri sabırsızlıkla bekliyordu ama karşısına Mustafa Kemal’in Cumhuriyet ordusu çıkıyordu. Amerika ve yerli ortakları Ortadoğu’yu bir Amerikan kıtası yapmak için can atıyordu ama yüce, ulu Türk ordusu sarp dağlar gibi geçit vermiyordu. Ne yapıp edip bu engeli aşmaları gerekiyordu.

Amerikan yönetimi ve CIA ajanları, bu nedenle planlar, programlar yaptılar. Projeler geliştirdiler. Tertipler düzenlediler. Ordunun gücünü kırmak, moralini çökertmek, onu komutansız ve başsız bırakmak için BOP eşbaşkanlarını görevlendirdiler. Yandaş basını oluşturdular.

Yandaş basın durmadan darbe senaryoları ve çete adları ortaya atarak ihbarlarda bulunuyor; subay, sivil demeden tüm ulusalcıları suçluyordu..

Bunun sonucunda “Ergenekon” denilen, tuhaf bir terör örgütü çıktı ortaya. Türkiye’nin hemen hemen tüm kentlerinde üyesi bulunan ama birbirini tanımayan, her meslekten kişilerden oluşan bir çeteydi bu. Darbe yapıp hükümeti alaşağı edecekti. Hazırlanan dosyada yıllar önce emekliye ayrılan, hatta yaşamını yitirmiş komutanlar bile vardı.

Önce sivilleri tutukladılar. Ses çıkmadı kimseden. Kimse karşı koymadı. Çünkü onlar yaşamlarını sürdürüyorlardı ve kendilerine karışan, görüşen yoktu. Başkalarının sorunları onları ilgilendirmiyordu. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyorlardı.

Derken sıra emekli subaylara, ardından muvazzaflara, daha sonra da görev başında olan paşalara, ordu komutanlarına geldi. Şaşkınlık, telaş, korku diz boyuydu ve sessizlik devam ediyordu.

Gencecik teğmenler tutuklanıyordu. Ne ilgilenen ne arayan vardı. Ordu seyirci konumundaydı. Yaşlı başlı generaller günlerce sorgulanıyor, kötü koşullar ve yaşanılan stres karşısında acil servislere kaldırılıyorlardı. Dönüp bakan yoktu.

Bütün bu işler olup biterken muhalefet partileri uykudaydı. Sendikalar, dernekler uykudaydı. Parti başkanları, parti yöneticileri rahat, sakin, olan biteni meclis salonlarından yarım ağızla eleştirmekle yetiniyorlardı, o kadar. Oysa haksızlıklar, hukuksuzluklar arşa yükselmişti ve bu faşist uygulamalar karşısında yer yerinden oynamalı, tüm yurt yüzeyi direniş alanına dönmeliydi.

Duyarsızlıklar, tepkisizlikler karşısında kurbağa, egemen güçler tarafında ılık suya atıldı. Ateşin ısısı azar azar yükseltiliyor, kurbağa, ısınan suyun sıcaklığını duymuyordu bile. Haşlanıyordu ama tehlikenin farkına varamıyordu. Yavaş yavaş ölüme sürükleniyordu.

Devletin düzeni sarsılmıştı bir kez. Taşlar yerinden oynamıştı. Genelkurmay başkanları bile kapalı kapılar arkasında gizli anlaşmalar, sözleşmeler yapıyor, tertiplere karışıyordu.

Bu elverişli koşullar ve ortam karşısında ABD ve ortakları “orduyu dize getirme” konusunda iyice umutlandılar. Recep Tayyip, Obama görüşmeleri YAŞ öncesinde hızlandı. Onlara göre ordu “teslim bayrağı”nı çekmek üzereydi ve artık “son vuruşu” yapmanın zamanı gelmişti. ABD karşıtı bazı komutanların terfilerine engel olunmalı, ordu atamalarında, rütbe belirlemelerinde hükümetin de söz sahibi olduğu YAŞ üyelerinin beynine yerleştirilmeliydi.

Bu amaçla YAŞ’tan birkaç gün önce, 78’i muvazzaf olmak üzere, 102 subay hakkında “yakalama” emri çıkartıldı. YAŞ toplantıları bittikten sonra da “herkesin görevi başında bulunması nedeniyle yakalama koşulları oluşmadığından…” bu karar bozuldu. Sanki bu karar alınırken onlar görev başında değildi de yurt dışında, kaçak yaşıyorlardı. Yani, oyun içinde oyun oynanıyor, bir takım hesaplar yapılıyordu.

Daha önce de bu yolu deneyenler olmuştu. Bir zamanlar Menderes dönemimde de “Battal Gazi Ordusu”, “Omuzları kalabalıklar” gibi sözlerle ordumuz aşağılanmak istenmişti.

Mütareke yıllarında ise saray ve çevresi İngilizlerle işbirliği yapıp orduyu felç etmek için büyük çaba göstermişti.

1918 yılında Mondros Mütarekesi ile ordu lağvedilmiş, elinden tüm teçhizat ve silahları alınmıştı Türk subayları Malta’ya sürgüne gönderilmişti. Geride kalan çok az sayıda subay Mustafa Kemal’le birlikte Anadolu’ya geçip, Kurtuluş Savaşını başlatmıştı. Mustafa Kemal şunları söylüyordu o yıllarda:

“Dünyada hayat için, insanca yaşamak için bağımsızlık lâzımdır. Bağımsızlık sahibi olmak için kuvvet sahibi olmak ve bunun için mevcudiyetini ispat etmek icap eder. Kuvvet ordudur.

İngilizler, milletimizi bağımsızlıktan mahrum etmek için pek tabii olarak evvelâ onu ordudan mahrum etmek çarelerine başvurdular… “

Günümüzde de Mütareke Yıllarında olduğu gibi, iktidar ABD ile işbirliği yaparak, “orduyu felç etmekiçin elinden geleni ardına koymuyor. Hükümet, Türk ordusunu yendi, hizaya soktu…” gibi sözlerle kendi ordusunu yenmekle övünüyor. Var mıdır böyle bir şey? Kim söyleyebilir bu türden sözleri? Türk ordusu ne zamandan beri hükümet tarafından düşman sayılmaktadır?

Dostun da düşmanın da bilmesi gereken şudur: Tarih boyunca Türk ordusu (geçici dönemler hariç) hiçbir zaman yenilmedi. En kötü dönemlerinde bile bağrından mutlaka bir Mustafa Kemal, bir Atila Işık Paşa çıkardı ve onurumuzu kurtardı. Korudu.

Ordumuzun içine düşürüldüğü bugünkü durum da gelip geçicidir. Mutlaka gerçek gücüne, yerine, onuruna ve eskiden olduğu gibi halkın güvenine kavuşacaktır.

Şimdi buradan çok açık ve net olarak sesleniyor ve diyorum ki: Orduyu tertiplerle, hayali senaryolarla yıpratmaya, dize getirmeye, bozguna uğratmaya çalışmak kimseye iyilik getirmez.”

“Orduyla oynayanlar, ateşle oynadıklarının bir gün farkına varacaklardır… Öncekiler gibi onların da sonu hüsran olacaktır…

(ali-eralp@hotmail.com)
avatar
Ali Eralp
GÜMÜŞ ÜYE
GÜMÜŞ ÜYE

Erkek
Mesaj Sayısı : 62
Yaş : 64
ŞEHİR : içel
Meslek : yazar
Öğrenim Durumu : üniversite
Aldığı Teşekkür : 23
Kayıt tarihi : 22/12/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz