DENiZ YILDIZI

CEBREN VE HİLE İLE AZİZ VATANIN BÜTÜN KALELERİNİ ZAPTETMEK İSTİYORLAR…

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

default CEBREN VE HİLE İLE AZİZ VATANIN BÜTÜN KALELERİNİ ZAPTETMEK İSTİYORLAR…

Mesaj tarafından Ali Eralp Bir 2010-08-29, 15:53

CEBREN VE HİLE İLE AZİZ VATANIN BÜTÜN KALELERİNİ ZAPTETMEK İSTİYORLAR…
ALİ ERALP
Amerika’nın ılımlı İslam ve Kürt politikasını daha iktidar olmadan önce Recep Tayyip’ler, Abdullah Gül’ler aracılığı ile 1997’lerde onaylayan AKP, yönetime geçer geçmez, Türkiye’nin geleneksel Ortadoğu politikasını terk etti. Kırmızı çizgilerini bir kenara attı. Ülkelerin ulusal kimliğini yozlaştırıp, yok etmek isteyen ve “böl-yönet” taktiğini uygulayan emperyalist güçlerle işbirliği yaparak, yurdumuzu etnik ve dinci temelde yeniden yapılandırma mücadelesine girdi.
12 Eylül Cuntası gibi AKP de ABD’nin koltuk değnekleriyle hükümet olmuştu ve borcunu ödemek zorundaydı. Bu nedenle Recep Tayyip, BOP eşbaşkanlığına soyundu ve ABD’nin Irak’a yerleşmesinde, Büyük Ortadoğu Projesinde önemli görevler üstlendi. Diyarbakır’ı “bir yıldız” yapacağını tüm dünyaya ilan etti.
Obromowitz’ler, Fuller’ler, Halbrook’lar, Wolfowitz’ler, Brezinski’ler Türkiye’yi parçalamak, ılımlı İslam ülkesi yapabilmek için zaten daha önceden kolları sıvamışlardı. Türkiye Cumhuriyeti hedef tahtasına yatırılmıştı.
Bu nedenle Fuller de Recep Tayyip’’le aynı görüşteydi ve onunla aynı dili konuşuyordu. BBC Türkçe servisinde şunları söylüyordu:
“Mutlu bir Diyarbakır, Türkiye’nin dış sorunlarında kullanabileceği çok önemli bir araç olacaktır…”
Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözüyle Kürt, Laz, Çerkez Boşnak, Abaza, Sünni, alevi, tüm halkı bir çatı altında toplama çabasına karşılık, AKP ayrıştırma yolunu seçti. Bu, emperyalizmin ekmeğine yağ süren bir “böl, yönet” politikasıydı. Bu, ABD’nin yoluydu. Yugoslavya bu yöntemle parçalanmıştı. Irak, Afganistan bu yolla parçalanmıştı. Şimdi sıra Türkiye’deydi.
Bütün bu işler gerçekleşirken Fethullah Gülen ekibi de kaleyi içten fethetmenin yollarını arıyordu. Devlet, cemaat olmalıydı. İstediği kişiyi işbaşına getirmeli, istediğini atmalı, istediğini darbecilikle suçlayıp saf dışı etmeli, kendisine karşı çıkan, tekerine taş koyan Kemalist kadroya kök söktürmeli idi. Subayların, astsubayların, generallerin fitil fitil burnundan getirmeliydi.
Yani “Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri” zaptedilmek isteniyordu.
İşe emniyetten başlandı. Yargının bir bölümünü de teslim alarak, önce “Ergenekon” denilen bir suç, bir terör örgütü icat ettiler.
Sonra F Tipi savcılar, yargıçlar, emniyetçiler aracılığı ile tüm ulusalcıları, yurtseverleri Silivri kampına doldurdular. Bir yandan da polis teşkilatında, yargıda köşe başlarını tutuyorlar, oralara adamlarını yerleştiriyorlar, yerlerini sağlamlaştırmaya çalışıyorlardı. Sesiz ve derinden, adım adım devleti ele geçirme mücadelesi veriyorlardı. Orduyu bile yer yer kuşatmışlar bazı noktaları denetim ve gözetim altına almışlardı…
Ama herkes işinde gücündeydi. Herkes seyrediyordu sadece. Kimse tehlikenin farkında değildi.
Eski deyişle işin “vahameti”, korkunçluğu, yani gelinen nokta, Hanefi Avcı’nın “Haliç’te Yaşayan Simonlar” kitabı ile ortaya çıktı. Belirginleşti. Polis, savcı, yargıç devletin polisi değildi artık. Cemaatin polisiydi. Şeriatçı bir örgüte hizmet vermekteydi. TC yasalarını değil cemaat yasalarını uyguluyordu.
TC Devleti, cemaat devletine dönüştürülmüştü. Şeriatçı bir örgüt tarafından 1923 Cumhuriyet devrimi, kurtuluş savaşı ve Mustafa Kemal tarihten silinmek isteniyordu.
Ama aydınlar uyuyordu. Muhalefet uyuyordu. Sendikalar uyuyordu. Ordu uyuyordu. Halk uyuyordu…
Tıpkı Hanefi Avcı’nın kitabında belirttiği gibi, “Haliç’te yaşayan insanlar, halicin o kötü kokusunun farkında değillerdi…” Haliç’i Türkiye ortamına benzeten Emniyet Müdürü oradaki yaşamı şöyle anlatıyordu:
“Onlar parklarda geziyor, yemek yiyor, hatta bir kısmı piknik yapıyordu. Bu durum bana çok tuhaf gelmişti. Demek ki kötü bir ortamda bulunan insanlar bir müddet sonra oraya uyum sağlayıp alışıyorlar ve bu ortamın çirkinliğini göremiyorlardı (...)
…Türkiye için de aynı şey söz konusu. Hürriyetlerin kısıtlandığı, baskının hâkim olduğu, yanlış ve mantığa uygun olmayan bir Türk idari sistemi, Türk toplum yapısı ve özellikle kirli, yozlaşmış bir kamu sistemi içerisinde uzun süre kalan ve bu atmosferi teneffüs eden insanlar, bizler hepimiz, bu ortamın kötülüğünü, pisliğini artık algılayamıyoruz. Haliç’teki pis kokuya rağmen piknik havası içinde yiyip içip oynayanlar gibi biz de bu pis ortama en ufak tepki koyamıyoruz; hâlbuki dışarıdan bakıldığında bu durum dayanılacak ve kabul edilecek gibi değil.”
Bu duyarsızlık, tepkisizlik nedeniyle Atı alan Üsküdar’ı geçmişti…
Bir devlet görevlisinin, hem de olayları yakından takip eden ve bire bir işin içinde olan bir emniyet müdürünün kitabı toplum üzerinde şok etkisi yaptı. Uyuyanlar uyandı. Silkindi. Uyku sersemi gözlerle çevreyi süzmeye başladılar. Türkiye elden çıkıyordu. Türkiye mollaların çiftliği olmuştu.
Türk milleti ABD’nin, AB’nin, AKP’nin, itsürüsü’nın, Fethullah Gülen’in önünde diz çöktürülmeye çalışılıyordu. Referandum oyunu ile yıllardan beri planlanan, hazırlanan, ABD güdümlü yeni bir Ilımlı İslam Devleti oluşturulacak, 1923 Cumhuriyetinin varlığına son verilecekti. Böylece Amerika’nın yürüyüşüne engel olabilecek, sorun çıkarabilecek bir çıbanbaşı da yok edilecekti.
Bunun için ne gerekiyorsa yapılıyordu. İstihbarat dairesine dünyanın en pahalı ve gelişmiş cihazları alınıyor, yargıçlar, savcılar, generaller, emniyet müdürleri bile dinleniyordu. Kimsenin kimseye güveni kalmamıştı. Cemaat bir terör örgütüne dönüşmüştü. Fethullah Gülen’e karşı çıkanlar, biat etmeyenler, düzmece belgelerle, senaryolarla “bertaraf” ediliyordu.
Şimdi özetleyelim: Türkiye şu anda çok kritik, çok tehlikeli bir dönemeçten geçmektedir. Durum çok vahimdir.
Cemaat son hamlesini yapmak üzeredir. Gemi azıya almıştır. “Cebren ve hile ile aziz vatanın tüm kalelerini zaptetmek” istiyor.
Bundan böyle artık, kimse “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyemez. Çünkü yılan yakınımıza kadar sokulmuştur.
Vakit yitirmeden, silkinip ayağa kalkalım. Boşa harcayacak hiç zamanımız kalmamıştır. Zaman aptal aptal bakınma, seyretme zamanı değildir. Zaman, “Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, muhafaza ve müdafaa etme” zamanıdır...
(ali-eralp@hotmail.com)
avatar
Ali Eralp
GÜMÜŞ ÜYE
GÜMÜŞ ÜYE

Erkek
Mesaj Sayısı : 62
Yaş : 64
ŞEHİR : içel
Meslek : yazar
Öğrenim Durumu : üniversite
Aldığı Teşekkür : 23
Kayıt tarihi : 22/12/09

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz